Hani derler ya, “İnsanlık ölmüş; ne hatır kalmış ne gönül…” Son zamanlarda bu sözün ne anlama geldiğini daha iyi anlar olduk. Herkese yapıyorsunuz, anladık. Aklınız yalnızca cüzdanda kalmış, onu da anladık. Vicdanın esamesi okunmuyor, buna da alıştık. Ancak insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir gün bütün bunların hesabını birileri sormaz mı? Neden bunu hiç düşünmüyorsunuz?
Türkiye’de artık okumayanı, lise mezunu olmayanı bir kenara bırakın; üniversite mezunu olmayan genç bulmak bile neredeyse zorlaştı. Yıllar önce okumamış veya okuyamamış insanlara “kara cahil” denirdi. Bugün ise elinde diploması bulunan koskoca bir kara cahiller ordusuyla karşı karşıyayız. Okuyor, diploma alıyor ama ne okuduğunu ne de öğrendiğini biliyor.
Yıllarca okul sıralarında solucanın sindirim sistemini, tek hücreli canlıların nasıl bölündüğünü öğrendik. Yaşım 65… Yemin ederim, bugüne kadar ne amiple işim oldu ne de solucanlarla. Peki bunları öğrenemeyeni sınıfta bırakmanın mantığı neydi? Buna karşılık insanların hayatlarında gerçekten kullanabilecekleri bilgileri edinmelerine, becerilerini ve yeteneklerini geliştirmelerine ne kadar fırsat verildi?
Benim hayatım biraz farklı ilerledi. Gençliğimden beri karmaşık aletleri incelemeyi, söküp takmayı ve tamir etmeyi severim. Lisede bile en arka sıralarda oturur, öğretmeni dinlerken bir yandan gözümle, bir yandan da ellerimle bu tür aletlerle uğraşırdım. O yılların en gelişmiş makineleri ya saatlerdi ya da radyolar… Benim işim de hep onlarla oldu. Arada öğretmenim beni derste yakalardı. Kulağımı kaç kez çektiğini bugün bile hatırlıyorum.
Ama merak başka bir şeydir. İnsanın içinde varsa onu susturamıyorsunuz. Ben de okulun bana gösterdiği yoldan çok, merakımın gösterdiği yolda ilerledim. Hobilerimi zamanla sanata, mesleğe ve geçim kaynağımın merkezine yerleştirdim. Yıllarca bir ustanın yanında da çalışmadım. Yaklaşık bir ay kadar bir ustanın yanında bulundum. Gerisini okulda değil; kitaplardan okuyarak, araştırarak ve uygulayarak öğrendim.
Çünkü benim için okulsuz olur ama okumadan olmaz. Benim asıl akıl hocalarım kitaplar ve karşıma çıkan elektronik devreler oldu. Mesleğimi okuyarak, yaşayarak, araştırarak ve deneyerek öğrendim.
Ben hatır bilirim, gönül kırmamaya çalışırım. İnsanların gözlerindeki mutluluktan beslenirim. Kısacası bir insanın mutlu olduğunu görmek, benim en önemli enerji kaynağımdır.
Gelelim asıl meseleye…
Geçtiğimiz günlerde kardeşimin çamaşır makinesi bozuldu. “Abi, bir bakıver” dedi. İnsan 65 yaşına gelince makineyi merdivenlerden indirip kaldırmak kolay olmuyor. Ben de “Bizim arkadaşın oğlu bu işleri yapıyor, onu çağıralım, bir baksın” dedim. Üstelik babasını severim. Yılların eskitemediği, benim için değerli bir ustadır. Bende hatırı büyüktür.
Makineyi gelip aldılar. Ardından aradım, yazdım, sordum ama cevap alamadım. Aradan bir hafta geçti. Kardeşim arayıp makinenin durumunu sormuş. Aldığı cevap hayli ilginç: “Makinenin kazanı çatlak. Tamiri mümkün değil. Gel, bunu bırak; sana başka makine verelim. Bunu 3 bin lira sayalım, üzerine 5 bin lira ver, başka bir makine al.”
Olacak şey değil! Herkese yapılabilir belki ama benim işime bu yapılmaz. Gittim ve “Nedir konu?” diye sordum. Aynı şeyleri anlatmaya devam etti. Ben de makineye baktım. İşte o anda bir gerçeği daha gördüm: Ne hatır kalmış ne gönül… Üstelik yüzümüze bile bakmıyordu.
“Tamam,” dedim. “Makinemizi alalım, ben kendim yaparım.” Bu kez başka bir gerekçe ortaya atıldı: “Kazan tamir olmaz. Kazanın kulakları kırık. Evde parçalanır, parçaları şarapnel gibi etrafa dağılır. Çok ciddi bir kazaya neden olur.”
Dedim ya, sanki Boeing jet motorundan bahsediyoruz! Maksimum 800 devir civarında dönen bir çamaşır makinesinden söz ediyoruz. Bu makineler yıllardır insanların evlerinde çalışıyor. Elbette her mekanik cihazda olduğu gibi yanlış bir müdahale tehlikeli olabilir. Ancak mesele arızayı doğru teşhis etmek değil mi?
Neyse ki içeride dürüst bir usta vardı. “Abi, o makine bu değil. Bunun arızası mekanik değil, elektronik kartı arızalı” dedi. Ama bizimki hâlâ ikna olmuyordu. Ben de “Ne olursa olsun, makinemizi alacağız” dedim. “1.500 lira servis ücreti var” dedi. “Olsun” dedim. “Biz makinemizi alacağız.”
Makineyi aldık. Karşı tarafta boş bir dükkân vardı. Makineyi oraya götürdük. Fişini taktım, suyunu bağladım. Elbette tedbirimizi de aldık. Etrafta kimse bulunmasın diye güvenli bir alan oluşturduk. Makine suyu aldı, boşalttı, ardından tekrar su aldı. Bir süre inceledikten sonra sorunun su seviyesini algılayan sistemde olduğunu anladım.
Sinop’ta gerekli parçayı bulamadım. İnternetten buldum ve 600 liraya satın aldım. İki gün sonra parça geldi. Parçayı taktım ve makine çalıştı. Hani şu “Tamir olmaz” denilen makine var ya… Şimdi çalışıyor.
İnsanın aklına ister istemez şu sorular geliyor: Bu makineyi neden gözden çıkardınız? Gerçekten arızayı tespit edemediğiniz için mi? Yoksa tamir etmek yerine başka bir makine satmak daha mı kolaydı?
Burada bir firmanın veya kişinin adını özellikle yazmıyorum. Çünkü mesele yalnızca benim başıma gelen bu olay değil. Asıl mesele, bu anlayışla başka insanlara neler yapıldığıdır.
Ben elektronik ve mekanik işlerden biraz anlıyorum. Arızayı araştırıyor, gerekli parçayı buluyor ve tamir ediyorum. Peki bunları bilmeyen vatandaş ne yapacak? Ustanın söylediğine inanmak zorunda kalacak. “Tamir olmaz, parçası değişmez, yeni makine al, bu cihaz artık kullanılamaz” denildiğinde inanacak. Çünkü elinde teknik bilgi yok. İşte asıl tehlike de burada başlıyor.
Esnafın, ustanın ve servisçinin elbette para kazanması gerekir. Kimse emeğinin karşılığını almasın demiyoruz. Ancak emeğinin karşılığını almak başka, insanların bilgisizliğinden faydalanmak başka bir şeydir. Bir müşterinin güvenini kazanmak yıllar sürer, kaybetmek ise tek bir cümleye bakar.
Beni asıl üzen, makinenin bozuk olduğunun söylenmesi değildi. Yıllardır tanıdığım, hatırı olduğunu düşündüğüm insanların karşısında artık hatırın ve gönlün hiçbir değerinin kalmadığını görmekti.
Geçen gün kapısının önünden geçerken içeride oturduğunu gördüm. İçeri girdim ve “Arıza parçadan çıktı” dedim. “Ha, öyle mi?” dedi. Ardından da “Tamam, tamam…” diyerek konuyu kapattı.
Hepsi bu… Ne bir şaşkınlık ne bir mahcubiyet ne bir “Abi, kusura bakma” ne de “Nasıl oldu?” diye soran bir merak vardı. İşte insanı asıl yaralayan budur.
Para kaybedilir, yeniden kazanılır. Bir makine bozulur; tamir edilir veya yenisi alınır. Ama güven bir kez kırıldı mı tamiri çok zordur. Hatır dediğimiz şey de zaten bunun için vardır. Gönül dediğimiz şey de…
Bugün birkaç bin liralık bir mesele gibi görünen bu olay, aslında çok daha büyük bir sorunun küçük bir örneğidir. Toplum olarak birbirimize duyduğumuz güveni kaybediyoruz. Herkes karşısındakinin cebine bakarsa kimse birbirinin yüzüne bakamaz. Herkes “Ben bundan ne kazanırım?” diye düşünürse “Karşımdaki ne kaybeder?” sorusunu soran kimse kalmaz.
Sonra da oturup “Nerede bizim eski komşuluklarımız, dostluklarımız, hatırlarımız?” diye hayıflanırız. Oysa cevap çok basit: Hatır vardı, çünkü insan vardı. Gönül vardı, çünkü vicdan vardı.
Bugün elimizde diplomalar, telefonlar, teknolojiler ve türlü türlü imkânlar var. Ama galiba en çok ihtiyacımız olan şeyi kaybediyoruz: İnsanlığı…
Ne kadar çok okursak okuyalım, ne kadar diploma alırsak alalım, ne kadar para kazanırsak kazanalım; eğer karşımızdaki insanın gönlünü hesaba katmıyorsak bütün bunların ne anlamı var?
Çünkü sonunda geriye yalnızca şu cümle kalıyor:
Ne hatır kalmış ne gönül…
